ALEVİLERİN ÜÇ TEMEL KURUMU

Alevilikte üç kurum, üç yapı ya da üç sosyal örgütlenme vardı; bunlar Dergahlar, tekkeler, Ocaklardı. Bunları sırayla anlatmaya çalışalım.

Babalıların hurucundan evvel, dergahlar var mıydı? Varidiyse nasıldı bilmiyoruz ama bildiğimiz Babalıların hurucundan sonra Hacı Bektaşı’n Rum erenlerini birleştirmek için “Başçeşme” anlamına gelen “Serçeşme” denilen bu günkü Hacıbektaş’daki Dergahı kurmuş olmasıdır. Hacı Bektaş Dergahı Rum erenlerinin birliğinin merkezi oluyor; daha sonra buna bağlı olarak 3 dergah daha oluşuyor; böylece bu yol içinde 4 dergah oluşuyor.

Dergahlar ortaklaşa hayatın sürdüğü, ortaklaşa yaşatılan kamusal alanlardı. Dergahlar kendi geçimlerini sağlamak için kendi arazilerini birlikte eker, birlikte biçer, burada hayvancılık yaparlardı. “Ortak ambar ortak kazan” denilen bu tarımsal faaliyetten gelen ürünü ortaklaşa değerlendirken burada kültürlerini, inanclarını geliştirmek için eğitim de yaparmış.

Tekkeler, bütün coğrafya yayılmış, dergahların küçük nüveleriydi. Walter Hınz, “Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd” adlı eserinde, Uzun Hasan’ın Akkoyunlu ülkesinde Safevi Dergahı için 400 tane tekke yaptırdığını yazıyor.

Alevilerin Serçeşmesi olan Hacı Bektaş Dergahına bağlı olarak, kervan yolları üzerinde her 6 kilometrede bir tekke olduğu biliniyor. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı eserinde, on üçüncü yüz yılda kurulan tekkelerin bir çoğunun kadınların adıyla kurulduğunu, buraları kadınların yönettiğini, dervişlerin buralarda hatta her yerde komünal (ortaklaşacı) bir hayat sürdürdüklerini yazar.

Dergahlar ile Tekkeler, tıpkı Köy Enstitüleri gibi hem üretim hem de eğitim (öğretim) yapılan yerlerdi. Buralarda bu inançla donanıp, eğitilen kişiler, buradan aldıkları ışığı (bilgiyi), bütün cemi cümleye (insanlığa) yaymak için, baş açık, ayak yalın, elden ele, memleket memleket gezerlermiş. Bu dervişler Dergahlardan, tekkelerden aldıkları ışığın akılda kalıp, daha iyi anlaşılması için bu ışığın manasını deyişler (şiirler) şeklinde söylerlermiş; Alevi edebiyatın yaratan dinamik budur. İşte bu anlamda Yunus Emre, “Taptuk manasını saçtık elhamdülillah” diyor. Dikkat edilirse, çağları aşan, günümüzde hala bilinen aşıkların tümü ya bir Dergahta ya da bir tekkede eğitim almış kişilerdir. Bu edebiyatın temelini atan Yunus Emre, Taptuk Emre’nin dergahında eğitim almış, bu edebiyatın kurucusu kabuledilen Kaygusuz ABDAL ise ABDAL Musa’nın Dergahında yetişmiş, Yemini ile Virani ise Kızıldeli Dergahında yetişmişler; adı sanı bilinen, yola hizmet eden hangi aşığı ele alırsanız alın, onun üzerinde ki cilayı kazıyın altından, kıpkızıl dergah ya da tekke eğitimi çıkar; emeksiz yemek olmaz sözü burada da geçerlidir. Böylece, dergahlar ile tekkeleri anlattıktan sonra dede ocaklarını anlatmaya geçebiliriz.

Türkçede bir sözcüğün kullanıldığı yere göre birçok anlamı içerdiği bilinir; örneğin “yüz”, “yüzmek” sözcüğünün kullanıldığı yere bağlı olarak ne anlamlara geldiğini düşünün. Ocak kavramı da bunun gibi birçok anlama gelir örneğin otuz sayısının oluşturduğu kümeye Ocak denir, patates gibi ürünlerin ekildiği yere Ocak denir, ateş yakılan yere Ocak denir, asker ocağı denir, birer idari birim olan, bucaklar gibi Ocaklar vardır. Eskiden partilerin Ocak örgütlenmesi vardı, Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı gibi adlarla kurulan dernekler vardı.

Hacı Bekataş’ın Rum diyarına gelişi Velayetname de söyle anlatılır: “Hacı Bektaş Rum ülkesine yaklaşınca, mâna aleminden Rum ülkesinde yaşayan erenlere bir selam gönderdi, bu sırada elliyedi bin Rum ereni mecliste sohbetteydi, bu Fatma bacıya malum oldu” denir. “Bu kadın Sivrihisar’da, Seyyid Nureddin’in kızıydı, henüz evlenmemişti, meclisteki erenlere yemek pişirmekteydi. … Fatma Bacı ayağa kalkıp, Hünkarın bulunduğu tarafa dönüp, elini göğsüne koydu, üç defa aleykümesselam dedi, yerine oturdu” deniyor. sayfa 18.

Bu elliyedi bin Rum ereni, Hacı Bektaş Rum ülkesine giremesin diye yollarını bağlıyorlar. “Hacı Bektaş-ı Veli, Rum sınırına varınca yolunun bağlanmış olduğunu görünce” güvercin donuna girip, uçarak doğruca Sulucakaraöyük denen bu günkü Hacıbektaş’a gelip, bir taşın üzerine konuyor. Kitabın ilerleyen bölümünde Hünkar’ın mazlum olduğu için kuş donuna girdiği onun ağzından söyleniyor.

Zaman içinde, Hünkar’ın Rum ülkesine gelmesine engel olamayan Rum erenleri, hünkarın ululuğunu anlayıp onun yanına geliyorlar. İşte bu anlatının bir yerinde aynen şöyle deniyor: “…Hepsi kalkıp birer birer Hünkâr’ın önüne geldiler. Hünkâr, başlarındaki kisveleri tekbir etti, onlara, tevellâ telkin eyledi. Böylece Rum ülkesine tevellâyı, Hünkar getirdi.” Demekki daha önce Rum erenlerinde tevellâ yokmuş; bu önemli bir bilgi.

“Rum erenleri, Hünkar’a müridlerinden onar mürid verdiler. Hünkâr’ın adını Ihtırımcı koydular. Hünkâr, bütün tavlalardan boşanan, bizim tavlamızda eğlensin, fakat bizim tavlamızdan boşanana hiç bir yerde eğlenecek yer bulamasın kaşınacak tırnak dahi bulamasın dedi.

Rum erenleri, makamlarına gitmek için izin istediler. Hünkar herbirine bir nasip sundu” deniyor (sayfa 20).

Bu anlatımdan anladığım kadarıyla bu Rum erenlerinin herbirinin bulunduğu bir makam, bir yer yada bölge var. Velayetnamede hep şöyle deniyor: “Hünkar başlarındaki kisveleri tekbir edip, tekrar başlarına giydirdi.” Hacı Bektaşın, başlarındaki kısveleri çıkarıp, tekbir edip, tekrar başlarına giydirerek bu yurtlarına yolcu ettiği bu erenler, gidip kendi bölgelerinde yola hizmet ediyorlar; dede ocaklarının bir kısmı bunlar.

Velayetname’nin sonlarına doğru gelirken “Halifeler” bölümünde ise şöyle deniyor:

“Hacı Bektaş Hünkâr, otuzaltıbin çerağ uyarmış, otuzaltıbin halife dikmişti. Bunların üçyüzaltmışı, gece gündüz, Hünkarın huzurunda hizmette bulunurdu. Hünkâr, ahirete göçünce onların herbiri, Hünkar’ın gönderdiği yere gitti. Hepsini etraflıca anlatırsak söz uzar. Yalnız bu üçyüzaltmış halifeden, bu günedek adları malum olanları anacağız.

Cemâl Seyiyid, Saru İsmail, Kolu açık Hacım Sultan, Baba Resul, Pir Ebi Sultan, Recep Seyyid, Sultan Bahâeddin, Yahya Paşa, Barak Baba, Ali Baba, Saru Kadı, Atlas-pûş Sultan, Düştü-ı Hudâ, Hızır Sâmit.

Bunların hepsinin soyunu sopunu, erenlere nasıl kavuştuklarını anlatırsak söz uzar. Biz gelelim sözümüze:” (sayfa 79)

Burada araya girip iki çift söz etmek istiyorum. Yunus Emre, “az söz insan içindir” demiş ya bu gelenekte sözü uzatmayı makbul saymazlar, burada da dikkat ederseniz ikide bir söz uzar diyor. Ben bir şey anlatırken, dağa iyi anlaşılsın diye sözü uzatırsam babam hemen beni uyarır, “oğlu az söz arif içindir, sözü uzatma” derdi, annemse “oğlum dinleyen anlatandan üz olur, sen meramını kısa yoldan anlatmaya bak” derdi ama ben bir türlü onlar gibi özlü anlatma – anlatabilme erdemine erişemedim gitti.

Burada belirtmek istedim bir hususta şu: burada “Saru İsmail”, “Saru Kadı” gibi sıfatları görünce, bunların sarı ya da sarışın oluşlarından dolayı bu adı aldıkları gibi yanlış bir kanıya varılıyor ki bu yanlış. “Saru” ya da “Sarular” bir Türkmen boyu, “Saruhan” adı buradan geliyor; bana bizim yörede “Aydınoğularından İriza” denebildiği gibi Saruların İsmail anlamında “Saru İsmail” deniyor yani burada Saru bir adres, ürün kodu gibi bir şey.

Kitabın sonlarına doğru Hünkar Halifelerinin, Hünkardan bize bir yurt gösterse de gidip orada “dem-yom oynatalım” fikrine düştüğünü, bununda Hünkâr’a malûm olup, onlara bir bölgeyi yurt olarak gösterdiği söyleniyor.

Benim bundan anladığım şu: Hünkâr’ın bu bölgelere gönderdiği yardımcıları, bu bölgede yola hizmet edip, taliplerine yola dair eğitim verip, talipleri görgüden sorgudan geçiren dede Ocak’ları haline geldikleridir.

Ocak sözcüğü, kullanıldığı cümleye bağlı olarak bir çok anlama geliyor; mesela asker ocağı deniyor, parti ocağı deniyor, kumpür ocağı deniyor, ateş yanan tandıra dendiği gibi, dedenin yaşadığı eve de deniyor. Ocak sözünün bir anlamı da 30 kümesi. Bir kişi bir kişiden bir Ocak ok isteyince, tıpkı bir düzüne ok isteyince 12 ok istemiş olduğu gibi, bir Ocak ok isteyen de o kişiden otuz ok istemiş oluyor.

Ocaklar, bucaklar bir sosyal örgütlenme. Eskiden ocaklara bucaklara kaç köy ya da yerleşim yeri bağlı olurdu bilmiyorum ama dede ocaklarının böyle de bir anlamı olduğunu düşünüyorum.

Sanırım eskiden otuz köyün ya da otuz yerleşim yerinin bağlı olduğu bir birime dede ocağı denirmiş dedeler bu birim içindeki taliplerini her yıl gider görgüden sorgudan geçirirmiş. Zamanla göçlerle talipler dağılmış. Dedenin talibini en az iki yılda bir gidip, talibini görme, görgüden sorgudan geçirme yükümlülüğü varmış, ayrıca deler de en az iki yılda bir Dergaha gider dergahın Postnişinine görülürmüş.

Hünkarın iki yılda bir dergaha gelip, görgüden geçmeyen dedenin, hücceti delik, kendi murtâdd dediğini duymuştum.

Dede ocaklarının tekke ya da dergahlar gibi kamusal bir yanı yok. Dede ocaklarında dedenin etrafında muhabbetler oluyor, hizmet yapılıyor ama dergah ya da Tekkeler gibi ortaklaşa bir yani yok, bir eğitim yapılmıyor. Bu anlamda dede ocaklarının dede ailerinin insiyatifinden alınıp, kamusallaştırılması fikrinin doğru olduğunu düşünmüyorum. Dedenin evi, dedenin eşiği, zaman içinde dede ocağının merkezi oluyor.

Eskiden yol sürerken her dede ocağının bir post dedesi olurmuş – olurdu. Dede yaşlanıpta bu hizmeti sürdüremeyecek bir konuma gelince, taliplerine, yöresindeki dedelere danışarak, ocaktaki yola girmiş gençlerden birine el verirmiş, dededen el alan bu kişi de gider dergahtan hüccet alıp, yola hizmet için taliplerine gidermiş; dergahtan hüççet almadan hizmete çıkılmazmış. Taliplerin de, dededen bir şikayeti olursa, bunu dergaha iletirlermiş. Şimdi bir ocaktan iki kişi birlikte dedelik yapmaya çalışıyor, birbirine küs, birbiri ile konuşmayan aynı ocağın dedeleri bile olmuş olabilir; delerin talipleri ile ne kadar bağı var, bu daha ayrı bir konu.

Anlayacağınız, günümüzde bu üç yapının, bu üç kurumun yada sosyal örgütlenmenin eski işlevi kalmamış. Bunun tarihsel, toplumsal süreç içinde nasıl bu günlere gelindiği üzerinde muhabbet etmek gerekir deyip,
Aşk ile diyerek sözümü balla kesmeden evvel, konuyla ilgili bir anımı da burada anlatmak istiyorum.

Yıllar, yıllar önceydi, Hacı Bektaş Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy ile Romanya da 10 günü aşkın bir birlikte bulunduk; Postnişin Romanya’da kaldığı sürede birbirimizden hiç ayrılmadık. Daha çok ben konuştum, o sordu, bende olanı biteni, olduğu gibi (sansürsüz) anlatım. Sonunda merak edip ona şunu sordum. “Efendim” dedim. Beni epeycene tanıdınız, hayatımın önemli kesitlerini size anlattım, benim ailemi, anamı, babamı, ebemi, dedemi de gayet iyi biliyorsunuz. Merak ettim; Sizden dedelik hücceti istesem ne dersiniz, verir misiniz vermezmişsiniz?

Hiç tereddüt etmeden vermem dedi.

Buna şaşırmadım, böyle bir cevabı bekliyordum ama yinede merak edip, “efendim niye vermezsiniz, bunun temel nedeni ne olabilir” diye sordum.

Ben onun, “senin gibi militan, sosyalist geçmişi olan bir kişiye dedelik yetkisi verilemez”, demesini bekliyordum ama o öyle denedi. Bana hiç beklemediğim bir gerekçe söyleyerek, “sen eşinden boşanmışsın, bizde eşini boşamak, ikrarından dönmektir, aslında bu bir düşkünlük sebebidir. Eşini boşayan birine dedelik hüçceti verilmez” dedi.

Şaşırdım, “efendim bu ayrılıkta benim bir suçum yok ki, bunu size anlattım” dedim.

“Bizde ikrar önemlidir, boşanmak ikrarı bozmaktır, evlenme ikrarı vermeden evvel bunları düşünecektin; ayrıca bunu ben kabul etsem bile toplumda, yol da kabul etmez” deyip, kestirip attı.

Bu anımı zaman zaman eşe dosta anlatırım. Bu yol, inceden ince, ilkelerine bağlı kalmayı gerektiriyor. Benim içinde en doğru olan, bildiğini alimler Meclis’inde anlatan bir yazar olarak yaşamaktır. Bu kültüre, bana emeği geçenlere gönül borcumu böyle ödemeye çalışıyorum; umarım emeklerim zay olmaz .

Aşk ile

Rıza Aydın.